Ana Sayfa        Haberler          vefat edenler   iletişim         Otobüs Tarifesi   Akviranca         Tel Rehberi

 

 

 

Yükleniyor...

 

 

 

 

 

Bir Garip Düş

Tarih 20.09.2015 10:48:20 Akören Sitesi web counterkişi bu haberi okudu

Akören’den çok-çok uzaklarda bir yerde; Tamam artık buralarda bir Akviran’lının karşıma çıkması imkân sız diye, iç geçirip şehrin en işlek caddelerinden birinde aheste-aheste yürürken. Bir dükkânın önünde patron edasıyla kurulmuş ama görünenin aksine biraz babacan, birazda uzaklarda bir yerlerde, kalbinin bir köşesi kalmış, orta yaşlı bir amca, “nerelisin yeğenim, sen buraların yabancısısın herhalde” diye seslendi. Ben daha Konya..

Demeye fırsat bulamadan, lafı ağzımdan aldı. “Çok uzaklardan geliyorsun belli, gel otur da sana bir ayran söyleyeyim, biraz soluklan karnın açsa yemek söyleyeyim.” Dedi. Ne yalan söyleyeyim, biz toplum olarak biraz utangacızdır. ama adama gönlüm ısındı. (toprak çekti herhalde) “Davete icabet gerek “ deyip, gösterdiği yere oturdum. Sanki benim o amcadan sezdiklerimin daha fazlasını oda benden sezmiş. Biraz havadan-sudan konuştuk. Karnımın tok olduğunu söyledim. Ayranlar söylendi. Sıcak havada buz gibi ayranlarımızı içip serinlerken, daha doğru-dürüst memleketlerimizden bile bahsetmeden amca “dinle yeğenim sana bir hikaye anlatayım da hem ben içimi dökmüş olayım, hem de sen kendine göre ders çıkarırsın“dedi. Anlatmaya başladı:

Bak emmim diye söze başladı ve bir müddet gözü uzaklara daldı gitti. Bende bu arada “emmi” kelimesini buralarda pek bilmezler, acaba bu amca nereli diye düşünürken, amca bakışlarını bana doğru çevirdi, gözleri buğulanmıştı, belli ki uzaklarda bir yerlere gitti-geldi. Benim için her dakika, her saniye daha bir heyecanlı olmaya başladı.

        1960 lar da bir Pazar günü, elimde valiz askerden teskereli geliyorum. Baktım bizim havlu kapısı açık, elimdeki valizi dam merdiveninin ayakucuna koydum. Anam elinde tokurcak, giyesi taşının başında çamaşır yur, babam yukarıda dam yuvar. Bu arada babamı göremiyorum ama yuvak gıcırtısını duyuyorum. Haa…

hayadın bir köşesinde “mektupta sık-sık bahsettikleri ve senin düğünde keseceğiz” dedikleri sarı tana duz yalar. Anam beni görünce hemen fırladı. Ben anam didim, anam guzum didi. Epey bi gucaklaştık, hasret giderdik. Babam mı?  O da çelenin ucundan hoş geldin, askerlik bitti değil mi? dedi. Belli etmemeye çalıştı ama, gözlerinin içinin boncuk-boncuk olduğunu gördüm. Bir de babam bizi severdi sevmesine de açık etmez, içinden severdi. Hani babalar hörflü olur ya, işte o babalardandı. Merdivenden yukarı babama çıkacak oldum, gelme-gelme şu tana geleli biseyil oldu. Sen onu yüğe sür gel! Anan da bi pilav pişirsin, hem oturur karnımızı doyururuz hem de anlatırız. Ben biraz irkildim, karşılamayı daha farklı beklerdim, ne de olsa yirmi ayın hasreti var. Birde birileri ben gelmeden müjdeyi getirmiş, horozu kapmış götürmüş gibime geldi. Çünkü çok fazla şaşırmadılar veya sevinmediler. Neyse ben yüğü unuttum, tana nasıl sürülür (basmam kıl derinin üstüne) bilmem diyecek oldum. Hemen elime bi çipli tutuşturdular, tana bilir o gitsin sen arkasından git dediler. Çaresiz tana önde ben arkada hooh dedik düştük yola. İçimden de “esas askerlik şimdi başladı işte”

diyorum. Arada bir elimdeki çipliyi havaya kaldırıp, tanaya vuracakmış gibi yapıp hooh diyorum. Hacı Sülüman’ın Osman’ın evini, demircilerin Kara Mevlüd’ün evini geçtik.

Muammer Hocanın oğlu İlami’nin hanaylar yeni yapılır. Tam oradan geçerken, depeme bir kerpiç yarımı düştü. Doğruldum baktım Ümmetin Memet usta. “ağam

Gıcır-gıcır lee.. billa gibi, elimden kayıverdi. “demezmi? İyiki yarım kerpiç, iyiki şaka dedim, güldüm geçtim. Serde askerlik var deyip bozuntuya vermedim yola devam,

dedim. Bülüç efenin evine doğru tana önde ben arkada köşeyi döndük ve oradan geçerken, Datmanın uşaklar kerpiç keserlermiş bizim tana, teskere çeken kızlardan ürküp böğrüne kadar çamıra saplanmasın mı? Haydi bakalım zar-zor tanayı çamurdan çıkar ve yola devam. Tam Tetirin kapının önüne geldim, emmim bizimkide durur haa

bi de bizimkini sür- git dedi. Olur dedim onu da önümüze kattık. Tetirin evini geçince sağ tarafa duvarın dibine Kör Bekirin Selam zeğerek sapı dökmüş, yuvak ile onu yuvar. Bizim gök görmedik tana onda bir tutam aldı. Selam emmi bağırdı, “len çocuk tanana sahip ol. Zeğerek samanı mala dokunur. Bana şu yaştan sonra tana

ödettirme” diye. Bu iş benim zoruma gitti, içimden “senin çocuk dediğin adam, askerden teskereli geliyor, sen uyuyon” dedim. Ve tabiî ki yola devam. Zelanın Nazimin samanlığının

altından geçiyorum, tam o sırada bir atkı saman tepemden aşağı inmesin mi. Daha ben ne olduğunu anlamadan, samanlık deliğinden en az benim kadar samana bölenmiş bir ses; “emmim samanlık deşerdim, görmemişim” demezmi? Kendi kendime görmemişmiş diye,  söylenerek gidiyorum, sen olsan-olsan köörrrmemişş olursun diyorum. Oldum olası Hürünün Siydali den ve bekçi düdüğünden pek korkarım. Tam da onun kapısının önünden geçerken, bir bekçi düdüğü çaldı ben biraz irkildim (korktum). O sırada Moruğun sülümanın küllüğünden zebella bir çoban köpeği üzerime saldırmasın mı? İlk hamlede köpek kolumu ve bacağımı ısırdı. Sonra köpeğin ümüğünü sıktım ve fırlattım. Köpek korkup kaçtı. Ama kan tırnağıma indi. Yinede boşver serde askerlik var diyorum ve yola devam. Karnıyarığın Üseyin Alinin hanayların altından geçerken depemden aşağı buz gibi bir kürek kar gelmesin mi? “Devenin üstünde kuduz dalar mı? dalar.” adam depe de kar kürür. Ulen emmi ne yaptın sen ya!  dediysekte, iş işten geçti. üstelik sulu sepen. Asker üşümez haa gayret, vazife kutsaldır az kaldı diyorum. Ve nihayet yüğe ulaşıyorum. İşimi sağlam yapmış olmak için, tanayı Ala İzzetin kapının önündeki kuyuya kadar sürüyor, iki kovada su çekip suyunuda içiriyorum. Eve dönüş tanasız olacağından ve birazda köpek korkusundan çalıyı dolanmaya, yani horazın tepeden gitmeye karar verip, o tarafa yöneliyorum. Selahattin efenin kapının önündeki sarnıcın ordan, berber hidayetin evine doğru dönüyorum. Hidayet emmi, ihtiyarlamış. Selam veriyorum, çok iyi duymadığı herhalinden belli. Gözleride iyi görmüyor vaziyet. Sesin geldiği yöne doğru;  “gel emmim saçların uzamış, seni tıraş edeyimde betin- benzin solmasın. Bu saç kısmı insanın betini-benzini pek alır.” Kendi kendime nedir bu yahu dedim. Kafada saç var sanki diye söylenerek gidiyorum. Az ilerde muhtar Mustafa emmiyi (Deli Bayram) gördüm. Ona da selam verdim. Bana dik-dik baktı ve “emmim sen asker kaçağımısın.” dedi. Yok emmi ben askerliği bitirdimde tana sürmeden geliyom, dedim. Haaa öylemi iyi haydi bakalım, dedi. Sonrada  ulen  askerden yeni gelen adam tanamı sürerimiş diye söylenerek gitti. Az ileri gidiyorum, Topalın İbirağım’ın evine doğru yukarı sapıyorum. “Şu köyümü kuşbakışı bir seyredeyim” diye. İbirağım emmi damın arkasın da bulgur kaynatmış. Dama çapıt velenselerin üstüne bulguru sermiş, kafasına da helkeyi giymiş, tahıl bekler. İbirağım emmi nörün didim. Şöyle bi.. baktı, “ulen emmim senmisin bilemedim. Askerliği bitirdin mi, geçmiş olsun.” Dedi ve devam etti. “Iccak emmim ıccak, hem gölgelik yapıyom hem de civcikler helkeden ürküyor gelemiyor.”  Dedi. Gülümseyerek oradan uzaklaştım ve içimden haah dedim yahu beni bilen ve askerden geldiğimi anlayan biri çıktı işte. Tam horazın tepenin zirvesine çıkıyorum, köy ayaklarımın altında, bir müddet seyrediyorum. Güçcük koruyu, belen tepesini, minarelerden camileri sayıyorum, çoğunluğu damla örtülü olan köyümün evlerine bakıyorum. Ama son seyredişim olcağı aklımın ucundan bile geçmiyor. Neden sonra geç kaldım, karnım da acıktı diyorum. Eve doğru yöneldiğimde bakıyorum horazın tepede çocuklar kaymıcık kayıyor. Pazar günü oluca köyün çocuklarının hepsi sanki oraya toplanmış.

Kendi çocukluğum aklıma geliyor, gülen gülsün diyorum. Tepeden aşağı ben de kayıyorum.

Gencinin Osman çelende bağırıyor “sendemi çocuk oldun” diye. Ama ben bu arada kapımızın önüne gelmişim. Kapı yine açık ve ben anam ile babamın içerde tartıştıklarını duyuyorum. Anam “sofrayı hemen koyalım, çocuk acıktı” diyor. Babam “akşama kadar iki sefer daha yapacağız, şu sapı sürelim sonra yeriz. Olmazsa bir ekmek sıkar yolda yeriz.” Baktım benim valiz, bıraktığım yerde merdivenin ayakucun da duruyor. Hemen valizi kaptım, kendi kendime “burada kalırsan bu askerliğin biteceği yok.”  Dedim. Yavaşça çıktım, o sırada bir gamezevi geldi, beni aldığı gibi savurdu. Harmanlardan geçtik. Kimi düğen sürer, kimi sap çeker, kimi de tinas bozmuş, harman savurur. İğne atsan yere düşmez. Ben o kalabalıkta kimseye görünmeden susanın başında buldum kendimi. Az sonra Muammer Hocanın burunlu Mağrus marka yeşil tomafili geldi. Atladığımız gibi, Konya ya geldik. Oradan da; rüzgar bizi buralara savurdu. Burada marangoz atölyesinde çırak olarak işe başladık. Sebat ettik, usta olduk. Çok kıymetli bir ustam vardı. Allah rahmet eylesin. Sonra ustam beni sevdi, kızını da verdi. İş güyeğisi olarak buralarda kaldık gittik. Mobilya imalatına çevirdik. Derken Allah verdi fabrika kurduk oğlanlar fabrikada üretiyor, bende burada pazarlıyorum.

          Bir daha o köye dönmedim. Daha doğrusu dönemedim. Kaçtım suçluydum. Kaçacak kadar oldu, belki de haklıydım. Ama yıllar sonra öğreniyorum ki: O olay bana kurulmuş bir tuzakmış. “Beni kimseler görmeden otobüse bindim, derken. Anam-Babam yaşlı gözlerle arkam sıra el sallamışlar.” Zaten; niyet beni köyden uzaklaştırmakmış. Anam ile babam “bu oğlan, bu köyde bir gece dahi kalsa, bir daha bu köyü asla terk etmez. Köyde kaldığı sürece ancak sürünür. Gıt-ganaat geçinmektense, uzaklara gitsin kendini kurtarsın. Biz hasretliğine katlanalım.” Demişler. Öylece de oldu. Tüm sevdiğimi-sevdiklerimi bıraktım da geldim. Buralarda iş güveyisi oldum, bee.. emmim. Eskiden yoktu, yoklukta kaşık nasıl döğüştürülür,

yaşayan bilir. Şimdilerde bir çocuğun beş ayakkabısı var. O zaman, beş çocuğun bir ayakkabısı vardı. Giyesi yunduğu gün yedek çamaşırın olmadığı için yataktan çıkmazdın. Şimdi ise, aynı elbiseyi iki gün üst-üste giydin mi ayıplanırsın. İsrafçı bir toplum olup çıktık! Neyse, can-ciğer arkadaşım vardı. Ahmet. Zaman -zaman yazışmaya devam atik. O bana köyde, olup-biteni, ölüp-kalanı bildirir, haberdar ederdi. Öyle değil mi Ahmet abi….!

Ahmet abiyle ortak hayallerimiz vardı. Yaşıttık ama yeren demezdik, abi derdik birbirimize…   

                                            Hani! aynı sokaktan sevmiş tikte, bacanak olacaktık,

                                            Hani! dillere destan, üç gün-üç gece düğün yapacaktık,

                                            Hani! sen bana ben sana, birbirimize sağdıç olacaktık

                                            Hani! düğün pilavımızı aktaş yada perçinlikte yapacaktık,

                                            Hani! Kör İbiş, Bostan Gara, Şalcının Duralı, çalgıcı tutacaktık,       

                                            Hani! bize kalırsa, beşik kertmesi çocuklarımız olacaktı.

                                            Hani! Hani! Hani! Nerde ………..!

Diye yazmış, bir gün mektubunda. Utandım, kırıldım bir daha cevapta yazamadım. Çünkü hayalleri suya düşüren bendim. Amca  habire anlatıyor da artık dinleyemez olmuştum. Bir yolunu bulup emminin sözünü kestim. “Emmi sanki sen bizim köyü anlatıyorsun. Senin anlattığın adamların, evlerin hepsi bizim köyde var. Yoksa sen AKVİRAN’lımısın. Sen benim Akviran’lı olduğumu  nerden bildin. Ben Akviran’lının olmadığı bir memleket bulmak için buralara kadar geldim.” Dedim. “Dinle delikanlı; senin Akviranlı olduğun her halinden belli.

Sen farkında değilsin ama Akviranlılık senin genlerine işlemiş kolay-kolay silinmez. Ki.. yıllar önce senin yaşadığını bende yaşadım. Ben bilmeyeceğim de köyden hiç çıkmamış Topal Arif mi bilecek, hem boşuna dolanma Akviranlının olmadığı bir yer, değil Türkiye Dünyada bulamazsın. Yani boşuna uğraşma kaçamazsın. Kaçarsan da benim gibi eline-yüzüne bulaştırırsın, yol yakınken var-git köyüne, sevenlerini- sevdiğini boynu bükük koyma” dedi. Ben hepten çuvalladım. Bir müddet öyle suskun kaldıktan sonra, oto-gar ne taraftaydı diyebildim. (Ama kafam rahatlamış, beynim durulmuş bir vaziyette, bir daha Akvirandan kopmak mı, aklının ucundan geçirmek mi, asla! Diyerek, yuvaya uçtum.

                İşte böyle: Iccık nalına , ıccık mıhına vurduk. Çok laf yalansız olmaz deyip, biraz da yalan-dolan ekledik ve bir DENEME yazısı yazdık. Hoşunuza gittiyse ne mutlu bana. Yok gitmediyse yırtıp atın, yaşanmamış sayın.

                                                                                                    Ömer Eğren

 

 

Konya Akören İlçesi  Web Sitesi akoren.gen.tr  Ali Bekir Gültekin